5 Ekim 2016 Çarşamba

Like Sunday Like Rain / Yağmurlu Bir Pazar Günü



İçinizi ısıtan, yer yer tebessüm etmenizi, yer yer ise kalbinizde bir yerlerde bir burukluk hissetmenize sebep olan ''arkadaşlık'' temalı fimleri hep çok sevmişimdir. İşte ''Like Sunday, Like Rain'' tam da öyle bir film.

Film izlerken seçiminizi neye göre yapıyorsunuz bilmem, herkesin karar mekanizması farklı çalışıyordur sanıyorum. Ben daha çok oyuncu odaklı yaparım film tercihlerimi. Sevdiğim bir oyuncunun diğer yapımlarını da keşfetmek isterim. Farklı karakterlere nasıl hayat verdiğini görmek, o oyuncuyu daha iyi analiz etmeme yardımcı olur çünkü.
Bu filmi de izlemek istememin sebebi, bir dönemin çok ses getirmiş Gossip Girl dizisinde Blair Waldorf (nam - ı diğer Queen B) karakterini canlandıran Leighton Meester oldu. Meester, Gossip Girl'deki dikkafalı, gösterişli Waldorf'tan çok daha farklı bir hikaye sunuyor bu filmde izleyiciye. Ailevi ilişkilerinde ve erkek arkadaşıyla ilişkisinde problemler yaşayan, maddi anlamda da belini bir türlü doğrultamayan Eleanor, bir anda 12 yaşındaki dahi çocuk Reggie'ye bakıcılık yaparken buluyor kendini. Film aslında bu noktada küçük çaplı bir yanılsamaya sokuyor sizi. Eleanor'un, Reggie'nin hayatına yön vereceğini zannederken, Reggie küçük yaşına ve baskı altındaki hayatına rağmen Eleanor'un elinden tutan kişi oluyor.

Reggie'yi, ilk kez ekran karşısına çıkan Julian Shatkin canlandırıyor ve canlandırdığı karakter gerçekten çok zeki. 8 aylıkken okumayı söken, çok küçük yaşlarda karmaşık matematik problemlerini çözebilen, Chello çalan, beste yapan bu dahi çocuğun her zengin ailede olduğu gibi (filmlerde bize gösterilen zengin aile yaşantılarından bahsediyorum tabii) baskı altında kalmak gibi bir problemi var. Her gün yapması gereken ödevleri, yemesi gereken besinler, uyması gereken davranış şekilleri... Okula bile yürüyerek gidemiyor, çünkü onun için maaş alan bir şoförleri var vs. Tüm bunlara rağmen, bu filmde diğer yapımlardan farklı olan şey ise, Reggie hiç de asosyal, isyankar, karalar bağlamış, kontrol altındaki hayatından usanmış bir çocuk değil. Yer yer annesinden gizli de olsa okul gezilerinden kaçan, yeni restoranlar keşfetmeyi, favori filmlerini izlemeyi tercih eden küçük bir dünya tatlısı!



Filmde sürpriz bir karakter olarak ise dünyaca ünlü rock grubu Green Day'in Billie Joe Armstrong'unu görüyoruz. Eleanor'un problemli erkek arkadaşını canlandırıyor kendisi ve yine gerçekte olduğu gibi müzisyen bir karaktere hayat veriyor.

Yönetmenliği ve senaryosu Frank Whaley'e ait olan, özellikle klasik müziğin yoğun olarak işlendiği film, hele ki havalar da biraz serin ve buğuluysa, sizlere çok keyifli dakikalar yaşatıyor. Duru ve dingin bir ruh haline ihtiyacınız varsa, ya da zaten dinginseniz ve modunuzu hiçbir şey bozamasın istiyorsanız gönül rahatlığıyla tavsiye edebileceğim Like Sunday, Like Rain'in iç ferahlatan soundtrack'ini de aşağıda paylaşıyorum.

Önemli not: Ne yazık ki Türkçe Altyazılı bir seçeneğini internette bulamadım. Dublajlı izlemek istemeyenlerin Torrent'ten indirmesi gerekli.



25 Ağustos 2016 Perşembe

SUICIDE SQUAD / GERÇEK KÖTÜLER


Yazıya geçmeden bir yorumumu belirtmek istiyorum, arkadaş bu filmlerin orijinal isimlerinden sapıp bu kadar saçma isimler bulmak hoşunuza mı gidiyor? Gerçek Kötüler nedir yani? (Teşekkürler teşekkürler…) Artık film yorumu kısmına geçebiliriz.

Anti Kahramanlar, tüm hikayelerde (gerek dizi ve filmler, gerekse de basılı hikayelerde) her zaman olaya heyecan katan, pis pis sırıtmanıza sebep olan, bir yandan nefret etmenize bir yandan da karşı konulmaz bir çekime sahip olan karakterlerdir. En azından benim için bu hep böyle olmuştur. Harry Potter’da Draco Malfoy, The Vampire Diaries’te Damon Salvatore, Leon the Professional’da Stansfield gibi gibi… (ve evet ben her bir karaktere de tek tek aşık olmuşumdur.)
Bu anti kahramanların temelde benzer özelliklere sahip olduklarını görürüz. Acılı bir çocukluk geçirmişlerdir, sevdikleri insanlar onları hep göz ardı etmiştir, kadın karakterler çoğunlukla genç yaşlarında suistimal edilmiş - sonrasında ise buna bir daha izin vermemek adına sert bir havaya bürünmüşlerdir, yok efendim daha fazla güç - daha fazla itibar için gözlerini hırs bürür çünkü çocukluklarında hep sınıfın alay edilen çocuğu olmuşlardır vs. Hep bir dışlanmışlık, hep bir sevgilerinin karşılığını alamama durumu yani. İnsanın kalbi yumuşamıyor mu biraz?

Yaptığım kapsamlı girişten de anlayacağınız üzerine anti kahramanlar benim zayıf noktalarımdan biri ve ben 12 Ağustos’ta visyona giren Suicide Squad’a BA - YIL - DIM! Tamam belki o kadar da bayılmadım (neden olduğunu aşağıda açıklayacağım.) Ama çok sevdim.

Başrollerde Will Smith, Jared Leto, Margot Robbie ve Cara Delevingne yer alıyor. Smith ve Leto ikilisini çok çok severek takip ettiğimi söylemek isterim. Özellikle Jared Leto, daha çocuk yaşlarımda izlediğim How to Make an American Quilt'teki ilk rolü ile ‘’Allah’ım bu ne tatlı çocuk’’ diye ağzımın açık kalmasına sebep olmuştur. 30 Second to Mars da zaten lise dönemlerimde deli gibi dinlediğim bir müzik grubu.

Margot Robbie’yi ilk kez izledim. Daha önceki rollerini bilmediğim için kıyas yapamıyorum, ama Harley Quinn filmin en deli, en tatlı, en ilgi çekici ve en izlenesi karakteriydi bence. Ki kolay da bir karakter değil, bu yönden bakarsak oyuncunun başarılı bir performans sergilediğini söyleyebilirim kendi adıma. Hele ki bir ‘’Pudding!’’ diyişi var. Yok böyle bir tatlılık ^^ 

Delevingne’yi ise birçok kişi gibi ben de popüler dünyadan, sosyal medyadan, çalkantılı aşk yaşantısından vs tanıyorum ama bir yapımda ilk kez izledim. Doğruyu söylemek gerekirse önyargılıydım, ama Büyücü rolünde gayet başarılı olduğunu düşünüyorum. Yani tamam, daha iyisi olamaz mıydı? Olabilirdi tabii ama Delevingne ile de kötü değildi.

Genel olarak filmin konusuna gelirsek… Deadshot, Harley Quinn, Captain Boomerang, El Dablo gibi bir sürü kötü karakterimiz FBI tarafından ‘’İntihar Timi’’ olarak adlandırılan bir ekip haline getiriliyor. Bu ekibi, süper güçler tarafından gelen saldırılarda kullanmak istiyorlar. Ekip, ilk başta bunu kabullenmek istemese de, ekibin kurucusu Amanda Waller’ın türlü tehditleri yüzünden zorunda kalıyorlar.
Filmdeki baş kötümüz (kötünün de kötüsü oluyor sanırım bu durumda) Delevingne’nin canlandırdığı Büyücü yani Enchantress karakteri. 
Enchantress, Dünya’yı hükmetme planları kurarken, İntihar Timi’nin gerçekleştirmesi gereken bir görevi var. İşte biz filmde bu görevi gerçekleştirme serüvenlerini izliyoruz.

Filmi genel olarak çok sevdiğimi yukarda da belirtmiştim. Oyunculuklar iyi, izlemesi eğlenceli, renkli bir film olmuş. Yalnız benim en çok sinirimi bozan şey, NEDEN JOKER’İ DAHA FAZLA GÖREMİYORUZ?!! Joker’i Leto’nun canlandıracağını öğrendiğimde çok sevinmiştim, çünkü böyle deli bir karaktere çok yakışacağını düşünmüştüm. Nitekim de öyle olmuş. Şimdiye kadarki izlemesi en zevkli Joker’di bence. (Bunun sebebi Leto’ya olan hayranlığım da olabilir tabii.) Ama bu film özelinde, ana karakterlerden biri olmadığı için (İntihar Timi’nin içinde yer almıyordu.) çok da fazla göremedik kendisini. Bu benim için filmin eksilerinden biriydi açıkçası. Özellikle Harley Quinn’le birlikte olduğu sahneler bitmesin istedim. Joker’in Quinn’i sahiplendiği ve bu tatlı kıskançlık yüzünden bir adamı öldürüşü var ki sormayın gitsin. (İlişkiye bakış açım kalp ben)



Bunun da dışında, film genel anlamda amacına hizmet etmiyordu bence. Yani elinde ultra güçlü ve ultra kötü bir ekip var. Sen gidip ona tırışka (başka nasıl açıklarım bilemedim) bir görev veriyorsun ve… O görevi başka türlü de hallederdin yani ''bir Superman’e, Batman’e karşı getirseydin ya bu adamları’’ demeden edemiyor insan.
Ama anladığım kadarı ile bu hikaye de seri filmlere bağlanacak ya da karakterler özelinde hikayeler ortaya çıkacak. O zaman daha keyifli hale gelir diye ümit ediyorum. Ben bu haliyle de çok sevdim. İzleyin izlettirin efenim.


Unutmadan, filmin soundtrack’lerinden Heathens adlı parçayı da şuraya bırakıyorum. Filmi izledikten sonra açıp açıp dinlenesi <3


2 Ağustos 2016 Salı

Şimdi Bahama'larda Olmak Vardı!




Yüksek sıcaklık ve nem yoğunluğunun beraberinde bunaltan havalar, sabah yumuşacık yatağınızdan kalkıp Anadolu'dan Avrupa'ya geçmek suretiyle işe gelmek zorunda olmak, Snapchat ve Instagram gibi sosyal medya uygulamalarında arkadaşlarınızın yaptığı deniz kenarı paylaşımlarını görmek... Sizce de hayat fazlaca ağır davranmıyor mu bize son günlerde?

Sizlerle bir hayalimi paylaşmak istiyorum sevgili dostlar! İşmiş, güçmüş, İstanbul'un bunaltıcı sıcağı ve trafiğiymiş bir kenara bırakın.. Birbirini itip kakan, toplumsal görgü kurallarından bir haber insancıkların olduğu otobüs, metro ve metrobüsleri de unutun. (evet son zamanlardaki takıntım bu.)
Gelin sizlerle Bahamalar'a gidelim! Birkaç metre ilerinizde turkuaz rengi deniz olsun. Şezlonga uzanmışsınız, tepenizde dev yapraklardan oluşan bir şemsiye. Hafif hafif esen bir rüzgar eşliğinde, güzellik uzmanı iki kadın size manikür ve pedikür yapıyor. (cinsiyete ve tercihlerinize göre bu kısmı kişiselleştirebilirsiniz tabii. Manikür, pedikür yerine masaj da yapıyor olabilirler. Ya da güzellik uzmanı iki kadın yerine harika vücutlu, Yunan Tanrısı masözler de yer alabilir hayallerinizde :P
Gözleriniz kapalı rüzgarı hissedip deniz kokusunu içinize çekerken, en sevdiğiniz parça da hafif hafif arka planda çalıyor olabilir. Son olarak ise bol buzlu, nane yaprakları ve limon dilimleri ile lezzetlendirdiğiniz bir cin toniği de uygun bir yere ekledik mi tamamdır!!

Son haftalarda ne zaman bunalsam, sıkılsam, hiçbir şey yapmadan saatlerce oturmak istesem bu hayale tutunuyorum. Arkadaşlarımın ''Sanki her gün Bahamalar'dasın'' diye dalga geçmelerine aldırmadan, birkaç dakika bu hayalle kendimi avutuyorum. Bana iyi geliyor. Gün boyu, günün getirdiklerine kafayı takıp canımı sıkmak da bir şeyi değiştirmiyor sonuçta.

Hayat çok çabuk geçiyormuş sevgili dostlar. Daha dün gibi üniversiteye başladığım gün. Canımız istemezse derse gitmezdik, final çıkışı denizde alırdık soluğu. Ne vardı da iş hayatı başladı, yapmamız gereken işler elimizi ayağımızı bağladı ben de bilmiyorum. Tek bildiğim anın tadını, mümkün olan en iyi şekilde çıkarmaya çalışmak. Dilerim bu günleri de aratan günleri görmeyiz. Zamanla daha iyi olur her şey, daha keyifli yazlar, eğlenceli kışlar yaşarız.

Yazının sonunda, hayallerinize eşlik etmesi için şu parçayı dinleyebilirsiniz. Ben çok severim ^^




15 Ocak 2016 Cuma

Bir Toplu Taşıma Sorunsalı Olarak, Fütursuzca Öksürüp Hapşıran Teyzeler ve Amcalar


Yine hastalıktan yakamı kurtaramadığım bu kış günlerinde, ‘’Ben nerede yanlış yapıyorum?’’, ‘’Neden sürekli hastayım?’’ sorularının cevaplarını ararken buldum kendimi. Sabah yataktan kalkamayan, sürekli uyuma ihtiyacı hisseden, C vitaminlerinin - multivitaminlerin masasından eksik olmadığı bir insan haline dönüştüm.

Malumunuz hepimiz işlerimize ya da okullarımıza gidip gelirken otobüs, metrobüs, metro gibi toplu taşıma araçlarını kullanıyoruz. Özellikle benim gibi Anadolu - Avrupa yakaları arasında mekik dokuyorsanız, İstanbul’un trafik sorununa daha çok maruz kalıyorsunuz demektir. Ümraniye’deki evimden, Şişhane’deki ajansıma gidip gelmek zaman zaman (özellikle akşam iş çıkışı saatleri) 3 saati bulabiliyor. ‘’3 saat ne mk!’’ diye düşünebilirsiniz, ama gelin görün ki Altunizade - Ümraniye tarafında yıllardır bitmek bilmeyen bir Çekmeköy - Üsküdar metro hattı çalışması var ki bu ayrı bir yazının ve edilecek bolca küfürün konusu.

Bizim şu anki konumuz ve ben bu konuda gerçekten çok sinirli zamanlar geçiriyorum; toplu taşıma araçlarında fütursuzca öksüren, aksıran, hapşıran teyzelerimiz ve amcalarımız.

Yine bir gün oturmuş ‘’Ulan ben neden sürekli hastayım?’’ sorunusunun cevabını ararken, otobüste hapşıran ve tüm otobüsü iğrenç tükürük kokusu ile dolduran amcamız hislerime tercüman oldu. Zaten ellerimizdeki mikropları araçlardaki her yere bulaştırdığımız yetmezmiş gibi, bir de hastalıklarını bu şekilde aynı aracı kullanan diğer insanlara bulaştıran insancıklarımız var.
Tamam maske kullanma alışkanlığımız yok toplum olarak, biliyorum. Hatta ben zaman zaman kullandığımda veremliymişim gibi bakışlara maruz kaldığımdan anlıyorum, maske Türk toplumunca kötü bir şey.
Bre adam, bre kadın! Bari yanında peçete, mendil taşı falan da oraya öksür, hapşır ya da her neyse… Biz sizin virüslerinizi solumak, taşıdığınız hastalığa marız kalmak zorunda mıyız? Sonra neden hastalıktan iki yakam bir yana gelmiyor? 


Bu yazıyı okuyan herkesten ricam okuyun, mümkün olan herkese de okutturun lütfen. Daha fazla nice yiğitlerimiz yataklara düşmesin. Acım acınız olsun, belki gören olur da ''Ay evet maske takayım ya da en azından peçeteye öksürüp hapşırayım.'' diye düşünür.
Sağlıklı günler dilerim.
Hürmetler, sevgiler, saygılar.

3 Eylül 2015 Perşembe

Bazen Sadece Yazarsın İşte


Hayatım nasıl bu noktaya geldi, ne ara bu kadar dertli bir çocuk oldum bilmiyorum.
Ama bu son günlerde; kendime, hayatıma ve geleceğime karşı karamsar olduğumu farkediyorum.
aslında her zaman mutlu bir insan olmuştum, belki de kendimi mutlu olduğuma inandırmıştım bilmiyorum. Kendimi, belki çevremi... İnsanlarla dertlerimden konuşmak, onlara açık bir yarayı deşme fırsatı vermek oldu benim için her zaman. O sebeple hep sustum. Hep kendi içimde verdim mücadelemi. Canım sıkkın olduğunda bir dostumla, arkadaşımla paylaşmak yerine kalemime - kağıdıma sarılmak, günlüğüme bir şeyler karalamak hep daha kolay gözüktü gözüme.
İnsanların bencil olduklarına, en nihayetinde yine kendilerini düşündüklerine de ne zaman inanmaya başladığımı bilmiyorum. İnsanlara inanmayacak kadar, ne olursa olsun yalnız olduğumu hissettiren neydi sahi bana?
Sıkıntılarımda gerçekten beni dinleyecek, mutluluklarımda sevinecek, aynı dili konuşabildiğim insanlar nereye gitmişlerdi?
Ne zaman en iyi ve en özel arkadaşım kendim olmuştum?
Bu soruların hiçbirinin cevaplarını bilmiyorum. Kendi kendimi teselli etmekle daha ne kadar uğraşırım, onu da bilmiyorum. Sadece, bazen her şeyi bırakıp alıp başımı gitmek istiyorum. Hayat mücadelesinin getirdiği sıkıntılar içinde boğulduğumu, beni ben yapan değerlerimi körelttiğini hissediyorum çünkü.
Her yeni güne umutla bakmak, pozitif düşünmenin pozitif sonuçlar doğurduğa ve ne olursa olsun gülümsemenin iyi geldiğine inanmak; eskisi kadar kolay olmuyor çünkü artık bende. Pamuklara dokuduğum iç dünyamda bir şeyler çatırdamaya başlıyor. 

Derken, bu gecenin de içsel kusmasını gerçekleştirdiğime göre sıradaki parça geliyor.

''Uçan kuştaki güzelliği kaybettik, hastayız.'' diyor abimiz.
Sahi, ne ara sahteleştik bu kadar?



4 Ağustos 2015 Salı

Ben Bir Adam Tanıdım, Kocaman Elleri Olan...


Ölüm... Belki de her şeyin bir sonu olduğunu, tüm dünyevi telaşlarımızın günün birinde son bulacağını unutuyoruz zaman zaman. Ama işin içine ölüm girdiğinde anlıyor insan aslında ne kadar küçük, ne kadar yalnız ve savunmasız olduğunu.

Ben bir adam tanıdım bundan yıllar önce. Sevgi dolu bakışları olan, kalbimizi kırmaya gönlü el vermeyen, yediren, içiren, güldüren, şarkılar söyleyen... Kocaman elleri olan bir adam, dedem.
Mavi gömleği ve takım elbiseleriyle filinta gibi ortalıkta dolaşan, saç - sakal traşını asla ihmal etmeyen, kahvaltılarında mercimek çorbası içen bitanecik dedem. Beyaz Toros'unun sesini duyduğumuzda diğer tüm kuzenlerimle birlikte mutfak camının oraya doluşurduk, o kocaman gülümsemesiyle inerdi arabadan, gözlerimizin içine bakması yeterdi mutlu olmamız için.

O gür sesiyle ''Aydoş'' diye seslenirdi hep bana. Günümün nasıl geçtiğini, okulun nasıl gittiğini sorardı. Kocaman elleriyle küçücük ellerimi tutardı. Çikolatalı pudingi çok sevdiği için her köye gittiğimde puding yapardım ona. İki gün üst üste taze fasülye yediğimizde ''Yine mi fasülye?!'' diye çıkışırdı ananeme tatlı tatlı. Bir yandan da bana göz kırpardı.

Bu dünyalar iyisi insanı, her hatırladığımda kalbimi ısıtan canımın içi dedemi kaybettik geçtiğimiz günlerde. 24 yıllık hayatımda daha önce de tanıklık ettiğim ölümler olmuştu. Ama beni bu derece derinden etkileyen, bu kadar canımdan can alan bir ölüm daha bilmiyorum.
Ah dedem... Çok hastaydı ve uzun zamandır çok acılar da çekmişti. Hastalığının son dönemlerinde onu hastanede ziyarete gittiğimde, nasıl olduğunu sorduğumda bile ''Bok gibi.'' diyecek kadar içinde bulunduğu durumla eğlenebilen bir adamdı da aynı zamanda.
Belki de çok zorlandığı bu uzun dönemlerden dolayı ''Huzura erdi, acıları son buldu.'' demek istiyorum. Ama insanoğlu bencil değil mi işte, yine kendimi düşünüyorum. Onun olmadığı bir dünyada yaşamak, onun olmadığı bir köye bayram ziyaretine gitmek istemiyorum. Onun ellerini tekrar tutamayacağımı bilmek, ''Aydoş'' diyişini duyamayacak olmak...

Ah dedecim... Çok gurur duyardın torunlarınla biliyorum. Çok isterdim biraz daha yanımızda kal. Çok isterdim torunlarını üniversiteye başlarken gör, bizi evlenirken gör, çocuklarımı gör...
Annem birkaç aya emekli olacaktı, daha çok gelip gidecekti yanınıza. Göremedin.
Olsun dedecim, sen gittiğin yerde de çok mutlu ol. Ordan izle bizi, sesimizi duy.
Seni çok ama çok seviyorum. İyi ki benim dedem oldun, iyi ki birlikte çok güzel hatıralar biriktirdik. İyi ki eve gelişini, Toros'unun sesini duymayı 4 gözle bekledik çocukluğumuzda. İyi ki, bir sürü iyi ki biriktirdik. Seni çok seviyorum dedecim. Çok seviyorum. 

28 Temmuz 2015 Salı

Kötüyüz, Neden Ben de Bilmiyorum



İlkokul yıllarımdan bir an gelir zaman zaman aklıma. 6 ya da 7. sınıf olsa gerek. Arkamda oturan arkadaşıma kötü bir şey demiştim, gayri ihtiyari. Yüzü azılmıştı bir an, üzülmüştüm. Çok üzülmüştüm. Hemen özür dilemiş, kırmak istemediğimi anlatmıştım. Yüzünde bir tebessüm belirmişti sonrasında, önemli olmadığını söylemişti. İşte o an nasıl kuş gibi hafiflediğimi, nasıl mutlu olduğumu hala hatırlıyorum.

Üzerinden yıllar geçti, hala birinin yüzünün asıldığını görsem; hele ki mutsuzluğunun - kırgınlığının sebebi bensem kahroluyorum. Doğru ya da yanlış; kendimi mutluluğun, gülümsemelerin, samimiyetin olduğu yerde daha mutlu hissediyorum. Geçen onca yılın ardından, hala o 11 - 12 yaşındaki kız çocuğunu yaşatabildiğimi bilmek, biraz da olsa değişmeden kalan bir tarafım olduğunu görmek mutlu ediyor beni. Evet, belki bunun için kendimden ödün vermem gerekiyor, belki kırılan - canı acıyan ben oluyorum ama varsın olsun. Derler ya; başını yastığa koyduğunda vicdanın rahatsa, gerisi teferruattır diye... Vicdanım rahatsa, yanlış yapmadığıma inanıyorsam ya da en azından yaptığım yanlışların farkındaysam ve bir daha tekrarlamamaya dikkat ediyorsam benden mutlusu yok.

Diğer yandan, bazen insan farkında olmadan canını yakabiliyor karşısındakinin. Kim olduğunun ve onu ne kadar kırdığının bir önemi yok. Annen, baban, kardeşin... Arkadaşın, öğretmenin, yolda gördüğün amca, kantindeki teyze... 1 saniyelik bir ani çıkış ya da bazen daha büyük haksızlıklar... O 1 saniyeyi bile, o insanın mutluluğundan çalmak hangimizin hakkı? Nasıl sahip olabiliyoruz bu lükse? Nasıl vicdanımız rahat devam edebiliyoruz hayatımıza? Bilmiyorum.

İnsanlar çoğunlukla kötü, kötüyüz. Neden? Ben de bilmiyorum. Para, kariyer, güzellik... Hepsi geçici. Baki olan, elini kalbine koyduğunda rahat nefes alabiliyor olman. Baki olan, gökyüzüne baktığında hafifleyen ruhun zaman zaman. Gerisi teferruat.

Yazının sonuna geldiğimizde ise, bu sabah ilk kez duyduğum ve çok sevdiğim parçayı paylaşıyorum seninle. Garip bir huzurla dolduruyor insanın içini.



Günün Sonunda Duygularımız Kurtaracak Bizi, Güzel Bakmaktan Vazgeçmek Neden?

Bir konu hakkında duygu yoğunluğum hat safhaya ulaştığında; yazmayı ve hissetiklerimi / düşündüklerimi bir kişi ile bile olsa insanlar...